Paris’ten Mülkiye’ye: Üniversitenin Kısa Hikayesi-Arman Çağan Yazıcı*

Hikaye Avrupa’da geçiyor. 12. yüzyılın hemen başları. O güne kadar Avrupa’da kilise, katedral ve manastır okullarında süren eğitim, öğrenci ve öğretmenlerin bir araya gelerek kurdukları “studium generale” ile yeni bir boyut kazandı. Böylece dini görevliler dışındaki bir hoca grubu, çeşitli konularda eğitim almak isteyen öğrencilerle buluştu. Bu sayede okuma yazma oranları hızlı bir artış gösterdi. Sadece rahiplerin okuyabildiği kitaplar, daha geniş kesimlerce okunabilir hale geldi.

“Studium generale” daha sonraları “universitas” adındaki birliklere dönüştü. Bugünkü üniversiteye isim yönünden kaynaklık eden “universitas” o dönemde henüz bir birlikten öteye gitmemişti. Başlangıçta kilise ve krallar tarafından maddi ve siyasi desteğe de sahip oldular. Bu birliklerde esas unsur öğrenciydi. Öğrenciler eğitmenliğini beğenmediği ya da ücretini ödeyemediği eğitmenleri görevden alabiliyorlardı. Öğrenciler temel unsur olduğundan yönetimde de doğrudan söz hakkına sahipti. Bu birliklerdeki eğitimlerden zamanla iyi idareciler, iyi subaylar, iyi araştırmacılar yetişmeye başladı. Bu kaynak elbette kilise ve krallık tarafından değerlendirilmeliydi. Kilise okullarına göre daha iyi “eleman” yetiştiren bu birlikler zamanla kurumsallaştı ve üniversiteye dönüştü. Psikopos üniversiteyi bugünkü Genel Sekreter niteliğindeki “Kanzler” adlı görevliyle denetliyor, yönetiyordu. Ancak öğrenciler kendi rektörlerini kendileri seçiyordu. Seçilmiş “rektör” ile atanmış “Kanzler” arasındaki çatışma ise dini ve idari otorite ile üniversite arasındaki tarihi politik çatışma düzlemini yaratıyordu.

Bu üniversitelerin biri Paris’te kurulandı. Paris Üniversitesi iki zıt eğilimin arasında sıkışmış durumdadır. Bu eğilimlerden biri üniversitenin tamamen bilimsel bir eğitim merkezine dönüştürmek, diğeri ise içindeki eğitimi dinsel gayelere bağlı kılmak niyetindeydi. Birinci eğilim üniversitenin içindekilerin, ikinci eğilim Papa ve Kral’ın eğilimiydi.

Uzatmaya gerek yok elbette kavga çıktı. 1229 Mart’ında “Mardi Gras” adındaki törende başlayan kavga 2 yıllık bir üniversite grevine dönüştü. Pek çok öğrenci öldürüldü. Eylemler kente yayıldı. Öğrenciler okula gitmedi ama artık kentte başka bir anlam ifade ediyorlardı. Çünkü eğitim artık sadece bilgi depolama anlamına gelmiyordu. Bilgi uygulanmalıydı. Toplum yararına kullanılmalıydı. Bilgi, toplumun üstüne çekilen karanlığı dağıtılması için bir silahtı.

Öğrencilerin temel talebi özerklikti. Papa’nın dini, Kral’ın idari baskısından kurtulmak demek; aklın ve bilimin özgürleşmesi, ilerleme demekti. 1231 Nisan’ında öğrenciler kazandı. 2 yıllık direniş laiklik ve özerklik ekseninde yeni üniversiteyi oluşturdu. Paris dışında Bologna ve Oxford’da da benzer süreçler yaşanmış, üniversite özerkliği büyük bedeller ödenerek kazanılmıştır.

Sonrası herkesin malumu. Aydınlanma Çağı’nın zeminleri böyle oluşmuş, lise tarih kitaplarımızın değişilmez düşmanı Skolastik düşünce böyle yenilgiye uğratılmıştır. Bugün sahip olduğumuz pek çok şeyi, cep telefonlarımızı, modern fakülte binalarımızı, kombilerimizi, hızlı trenleri o günlere, o günkü kararlılığa borçluyuz.

***

Hikaye Türkiye’de geçiyor. 2016’nın hemen başları. Ortadoğu’da ve Türkiye’de halklara zulüm ve ölüm getiren savaşların son bulmasını dileyen bir bildiri, üniversite hocaları tarafından kamuoyu ile paylaşılıyor. İktidar temsilcileri bunu hainlik ilan edip, cezalandırmaya girişiyor. O güne kadar üniversitenin birikimi olan hangi değer varsa, ayaklar altına alınıyor. Aklın yerine dogma, bilimin yerine ilim, akademisyenin yerine ulema iktidar eliyle öne çıkarılıyor. Üniversitenin yetiştirdiği iyi “eleman” açığı, iktidarın yetiştirdiği “eleman”larla ikame ediliyor. Her göreve, her makama İmam Hatipliler yerleştiriliyor. Anayasa hakkında imamlar görüş bildirirken, anayasa profesörleri görevden alınıyor. Ensar’da çocuklara tecavüz edilirken, 2016 Temmuz’unda İmam Hatipli kadrolar, İmam Hatipli devlet büyüklerine darbe yapmaya çalışıyor. Rüyalar bitiyor, gerçekler başlıyor.

Kısa süre için de olsa, üniversitenin, bilimin hakkı veriliyor. Liyakat güzellemeleri, üniversitelerin önemi konuşmaları televizyonlara bile çıkıyor. Utanılmasa laiklik bile güzellenecek. Ancak uzun sürmüyor. Biraz kendini toparlayınca, akıl ve bilimle savaşma zorunluluğu yeniden hatırlanıyor. OHAL KHK’leri ile akademisyenler görevlerinden ihraç ediliyor. Üniversitelere kayyum rektörler atanıyor. Camilere gençlik komisyonları oluşturma görevi veriliyor. Evrim, müfredattan kaldırılıyor. TÜBİTAK projeleri savaş teknolojilerine yöneliyor. Halk yararına bilim yapan cezalandırılıyor, doğa talanını öven kalemler ödüllendiriliyor. Üniversiteye topyekün savaş açılıyor.

Bu üniversitelerden biri Mülkiye. 2.Abdulhamid’in bile, birincilerini sarayında katip yaptığı fakülte. En iyi maliyeciler, en iyi siyaset bilimciler, en iyi iktisatçılar buradan yetişiyor. Saray bunları denetlemek, bu kaynağı kendisi için kullanmak istiyor. Ettiği laf, bu fakülteler aracılığıyla kuram olsun, toplumu ikna etsin, halkın gözünde doğru bilgi imajı kazansın istiyor. İçerde konuşulan içerde kalsın hatta mümkünse kendi kendilerine konuşmasınlar istiyor. Çünkü bilgi sınıflarda depolanamıyor, halkın arasına karışıyor. Televizyonlarda değil belki ama duvarlarda, bildirilerde vücut bulabiliyor. Ve o bilgiler, o akıl ustalıkları belki de halkın üzerine kara örtü gibi çöken manipülasyonun, kara propagandanın dağılmasına yardımcı oluyor. Bu yüzden fakültelere, kürsülere fiili zincirler vuruluyor; oraların değerleri cezalandırılıyor.

Uzatmaya gerek yok. Üniversite üzerinde hakim olmak isteyenlerle, itaat etmeyen bir üniversite isteyenler arasında yine kavga çıktı. Üniversiteyi birlikte inşa eden öğrenci ve akademisyenlerin talebi siyasi iktidardan, dinsel otoriteden ve sermayeden özerklik. Diğerlerinin üniversiteyi alıp ne yapacakları meçhul. Kendi açtırdıkları üniversiteleri, darbeci diye lanetleyip kapatanların 15 yıllık geçmişlerine bakılınca bilimsel kriterlerde bir adım ileri atamamış bir çürüme yarattıkları ortada. Politikaya ilgisi olmayan üniversite bileşenleri bile, politikanın yarattığı yıkıcı sonuçlardan etkileniyor. Mesela DTCF Tiyatro’da okuyan politikaya ilgisiz arkadaşın bile bölümünde hoca kalmıyor.

Şimdi olanlar sadece bugüne ait değil. Bugün onlarca fakülteye yayılan isyan fısıltısı basit bir tesadüf değil. Biz üniversite özerkliğini 1229-1231 arasında bedel ödeyerek kazandık. O günden beri, üniversiteler bizimdir. Çok polisi, çok yetkisi olan değil; akla ve bilime sarılan, onu her zorluğa göğüs gererek savunanlar üniversitenin sahipleridir. Biz o kavgayı kazandık, bilgi kazandı, akıl kazandı, laiklik kazandı, özerklik kazandı. Eski defterleri açacaksak illa ki; kulaklarınızın pasını silecek eski bir sloganla bitirelim: Ferman devletin, üniversiteler bizimdir!

*Kocaeli Üniversitesi Öğrenci Kolektifleri

Çok okunanlar

No Picture
Haberler

Üniversiteliler YÖK’e Karşı Yine Alanlarda Olacak

Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) kuruluş yıldönümü olan 6 Kasım’da her yıl üniversiteliler YÖK’ü, uygulamalarını protesto ediyor. Üniversiteliler bu yıl da YÖK’e karşı demokratik üniversite; eşit, parasız, nitelikli eğitim talepleriyle alanları Devamı

No Picture
Haberler

Belediye burslarının iptal edilmesine karşı İzmir’de protesto

Anayasa Mahkmesi’nin aldığı kararla öğrencilere verilen belediye burslarının kesilmesi ile birlikte İzmir’de Öğrenci Kolektifleri bir protesto eylemi gerçekleştirdi. İzmir Büyükşehir Belediyesi Binası önünde toplanan öğrenciler, kriz koşullarında bursların kesilmesini protesto Devamı

No Picture
Haberler

4. Kolektif Yaz Kampı sona erdi

Öğrenci Kolektifleri’nin bu sene dördüncüsü düzenlenen gençlik kampı 10-16 Temmuz’da Balıkesir/Zeytinli’de gerçekleşti. 20’yi aşkın il ve 40’ı aşkın üniversiteden katılım gösteren Öğrenci Kolektifleri üyeleri kamp alanında paylaşım, eşitlik, yaratıcılık ve Devamı